20 Eylül 2010 Pazartesi
25 Ağustos 2009 Salı
Sitem
Yine ben.
Zaten sade ben yazıp ben okuyorum galiba bu blogu.
Sözsüz ordu!
Şu blog amacına ulaşamadı ya ona yanıyorum.
Ben istedim ki, Alper Hollanda'da başına gelen ilginçlikleri yazsın buraya (yazar aslında).
Sezer Fransa'yı anlatsın.
Hakan ile Nezih askerlik maceralarını-askerlik öncesi anılarını yazsın.
İlerde evlenen olursa, davetiye niyetine burdan çağırsın bizi.
İşe girenler anlatsın buraya neler yaşıyorlar.
(Mesela ben...
Hiç üniversiteye benzemiyor burası, biz bildiğimizi herkese anlattık, paylaştık, kıskanmadık birbirimizi. Ama artık hayat bundan sonra böyle değil sanırsam. Rekabet var burda, neyin rekabeti bilmesem de..)
Herkesin hayatına dair 1-2 yazı olsun burda. Kim nerde bir fikrimiz olsun yıllar sonra da.
Çok dedim bunları da konuşturamadım sizi. Sizi de anlıyorum aslında, herkes yazmaz, sevmez böyle şeyleri. Mesela ben mail atacağıma arayıp söylüyorum, o kadar üşeniyorum mail atmaya.
Ama buraya yazılanlar, anılar aslında.
O yüzden belki de bu özen, ve sizden de istemem.
Neyse yapacak bişey yok.
Susuyorum ben de.
11 Haziran 2009 Perşembe
Mezun
Hadi mezun da oldun gözün aydın..
Her şey gönlünce olsun bundan sonra.
İyi yerlere gelesin inşallah.
Kep atacağımız vakte kadar görüşemeyebiliriz.
Burdan da görüşemiyoruz da, ben yine yazmış olayım.
Üniversite hayatım çok güzel geçti, sizsiz böylesi olmazdı.
Tanımışım iyi ki sizi ve teşekkür ederim her şey için.
Öpüldünüz kuzucuklarım.
:)
5 Şubat 2009 Perşembe
Dertleşmece
Korkuyorum ya ben
Bitmiycek sanki bu bitirme gibi
Bi sürü kaynak var önümde
Tonlarca kısaltma
Tonlarca kısaltmaya rağmen tonlarca sayfa
Ömrümü kısaltmaktan başka bi işe yaramıyor gibi çırpınışlarım...
İçim karardı sizinkini de karartıyım demedim tabi ki :)
Dertleşiyorum.
Mezuniyet balosu, yıllık bunları da konuşalım.
Malum bu sene herkes azıcık gidiyor okula, bir kopuş yaşayacaz gibi.
Yaz sen de, haberdar et, fikir söyle
Benim fikrim yıllıkla ilgili, herkes herkese 3-5 cümle yazmasın. Herkesin sayfasına toplanıp o kişiyi anlatan bi yazı yazalım. Nasıl toplanıp yazıcaz uzun sürer sorusu birazcık muamma, ama bölüm 50 kişi de olsa, bu kadar birbirini tanıyan 25 kişi vardır heralde max. Denesek yaparız ya, yapamaz mıyız???
Alperin film fikri de güzel bence. Film olmasa bile mutlaka bi videomuz olsun, hepimiz Bahadır'ın yaptığı video yu gülümseyerek ve özleyerek seyretmiyor muyuz? Ne kadar değerli bir hediye o bizim için...
Biz de yapalım, yine bizim için..
3 Şubat 2009 Salı
ada vapuru
hop telekomcular, yandan çarklılar, napıyonuz?
gene kimse yok ortalıkta. ben biliyordum zaten böyle olacağını. aldınız erken erken dersleri, son sınıf derslerini de aldınız, noldu şimdi son döneme bir, iki ders bıraktınız da noldu?
paşa paşa normal programı takip edeydiniz, şimdi geliyodunuz okula, bi bahaneniz olacaktı. işe giren yok heralde içinizde? e tabi kriz, teğet geçse de, yarı zamanlı işler zorda. ya da teğetten kastı bu mu acaba? belki tersi olur yarı zamanlı işlere yarar?
şimdi ben düşündüm. bir iz bırakmamız gerek bu okulda, bu fakültede giderken. ne yapalım ne yapalım dedim, danıştım birkaş arkadaşa, söylediğim bütün fikirlere, afedersiniz, g.tleriyle güldüler. ne var gülecek anlamadım. ben de zaten, güldüren bir şey yapalım diyorum, fakülte girişine anıt dikelim demiyorum ki?
ben yine de fikirlerimi söylüyorum burdan, geri besleme almak acamıyla ona göre ha. (geribesleme :S)
1. dönem filmi.
bunu yapmaya, ortam da müsait, çalışacak gönüllü insan da var, şu da var bu da var. her şeyimiz var. şimdi bu nasıl ortak olacak, tabii ki herkes oynayacak bir şekilde. insan hangi filmde oynar, senaryosunu beğendiği filmde. ben mesela senaryosunu beğenmediğim filmlerde oynamam, oynamadım da. şimdi sizden istediğim biraz fikir atın bakalım ortaya, bir şeyler çıksın da, fazla vakit de yok önümüzde, çekelim bir şeyler.
2. mektupumsu bir şeyler.
işte bu komik ve saçma fikrim. ben diyorum ki, insanları bir kez tebessüm ettirsek, yeterince iz bırakmış oluruz. fakültede gülmüyor insanlar, en çok biz gülüyoruz. en çok da ne yaptık 4 yıl, güldük. o zaman, tebessüm ettirelim. ya da bir tebessüm bırakalım arkamızda. söyleyin bir sizce bu nasıl yapılır?
fikirlerinizi bekliyorum.
noterden tasdikli, fakülte öğrenci işlerinden onaylı vs. vs.
güzel olan fikirler, fakültede panolara asılacak, daha ne vaadedeyim.
23 Ocak 2009 Cuma
ay nolur küsme
ya insanı yattığı yerden kalkmaktan üşendirirsiniz, soğutursunuz yahu. ya bi aktivite, bir bişey ne bileyim, aman ders mers ödev falan muhabbetine girmeyin de, bir şeyler yazın ya. hiç mi eğlenceli şeyler olmuyor hayatınızda? blog yazmamış olmanız, blog yazmamak sizin için prensip meselesi de olsa, hakkaten umrumuzda değil ya.
şimdi ben yazayım komik bişey diyorum, en "alıngan" ben, emin ki, yazsam buraya ay sen bizle dalga geçiyon. yahu komiksen komiksindir arkadaş. yazacam buraya. e buraya yazsam, ya da başkasına anlatsam, hemen sen benle dalga geçiyon. ya o dalga geçmek değil, o senin yaptığın komikliği başkasına söylemek. nasıl ki sen de benim şapşallığıma gülüyosan, bi kere de biz seninkine gülelim, nasıl ki osman'ın kine gülüyosak, bi kere de niyazi'ninkine gülelim?
aman telekom, canım telekom, alıngan olma, bırak yazayım şapşallıklarını.
ay nolur küsme, sen de yaz şapşallıklarımı.
19 Ocak 2009 Pazartesi
ne donemdi
Cok sey oldu.
Neyse ki bu da bitti. Kaldi birtane. Cogu kisinin ikinci doneme bir ya da iki tane dersi kaldı sanırım. Ancak umuyorum ki o arkadaşlar, geride kalanlara, ve hatta hala Ata alanlara kendilerini unutturmayacaklar, birlikteliklerinden kopmayacaklardır.
Herkese zor oldu sanırım bu dönem. Notlar açıklanmadı henüz hepsi, umarım herkesin gönlüne göre olur.
Hüzünlendim bir anda buraya yazayım dedim, sadece bir dönem kaldı önümüzde. Yani "son dönem". Son'lar çabuk geçiyor. Son yılın olduğu gibi, işte yarısı bitti bile. Son dönem de aynen bu şekilde çabuk bitecek.
Herkes birbirini sevsin, zira sonra vakit olmayabilir.
30 Aralık 2008 Salı
telekom seferde
Hep beraber toplanıp, düşünür taşınırlar, para denkleştirip, hacca gitmeye karar verirler. Ordan biraz burdan biraz derken, yola koyulurlar, soluğu Mekke'de alırlar.
Hac dönemine henüz birkaç hafta vardır ve neler yapılması gerektiği ellerindeki kitapçıklarda yazılıdır. Yapılacakları bilmediklerinden, bu kitapçıkları okuyup çalışmaları gerekmektedir.
Günler günler geçer, günler çok hızlı geçer. Bugün okuruz, şu gün okuruz, yahu bugün şuraya gidelim, bugün kızıldenize inelim, bugün çöle gidelim, şu gün palmiyeler altında oturalım, hadi bugün de sinemaya gidelim, hadi bugün düğüne gidelim oynayalım derken, hac günleri gelir, bizimkiler hala kitapçıkları okumamışlardır. Son akşam panikle, bir kısmını okumaya çalışırlar. Hızla göz gezdirilir, önce not çıkartarak okuma alışkanlığı gecenin ilerleyen saatlerinde iki kere okusam yeter, biraz daha sonra, bir kere göz geçireyim yaparım, iyice sabaha doğru ise, birisi bana anlatsın'a dönüşür.
Sabah ağlamaklı bir kız sesiyle uyanır herkes, "eyvah geç kaldık, hadi kalkın." Henüz daha vakit vardır ancak panikle herkes uyanır. Ve kimin nasıl nerde duracağı, kimin önden gideceği konuşulur. Alkol kullanmayan arkadaşlar aralara serpiştirilir, diğerleri de "bilmediğim hareketleri bilenlerden bakar yaparım" der. Birkaç kişi de seçilip önden Arafat'a yollanır kı, güzel yerinden, kenardan, görünmeyecek bir kısımdan yer tutsunlar (görünmeyen bir yer varsa!!).
Arafat'a çıkarlar. Uykusuzluk hakimdir. İlk gün iyi kötü atlatılmıştır. Ancak ertesi gün hala yapılacaklar olmasına rağmen, ilk günü atlatmanın rahatlığı ile, o geceyi muhabbetle geçirirler. Geç bir saatte, aralarından birtanesinin aklına, taş toplamaları gerektiği gelir. Apar topar taş toplamaya çalışırlar ama son dakikalarda ortalıkta neredeyse hiç taş kalmamamıştır. Eldeki taşlara bakılır, fazla taşı olanlar, az olanlara biraz verir falan derken, ortalama bir değerde taşlar paylaşılır.
Ertesi sabah uyandıracak kişi seçilir, ve kalabalık olma ihtimaline karşılık, buluşma yeri seçilir. Sabah ancak birkaç kişi uyanabilir, buluşma yerine gittiklerinde hala büyük kalabalıktan ses seda yoktur. Telefonlar açılır, karşıdaki ses şöyle der;
"hacı ya bugün gitmesek mi?",
"biraz daha mı uyusak, ya da biraz geç mi gitsek?"
"ikinci tavaf'a, ikinci tura girsek olmaz mı?"
gidenler de cayar.
ikinci gün sabah, biraz daha panik vardır ilk günü kaçırdık diye. sabah yine buluşulamaz, telefon:
"hacı ben gitmiyim, siz benim taşları atıverin ya olur mu?"
birkaç gün böyle ziyan olduktan sonra, son gün panikle herkes mevcuttur, tek sıra halinde girerler sıraya, sıra önceden kararlaştırılmıştır. taşlar atılır, tavaf yapılır.
başarısız olduğuna inananlar seneye bir daha gelirim nolcak der. nasılsa vakit var daha.
telekom seferden döner, hacılar.
20 Aralık 2008 Cumartesi
Mezuniyet
Yazma sebebim de birden aklıma gelen mezuniyet için birileri bir şeyler yapıyor mu? sorusu oldu. Yıllıktı baloydu ne kadar zamanda halledilen şeyler, ilgilenen birileri var mı ?
İkinci dönem daha sık:p görüşmek dileğiyle diyeyim, dönem bitmedi ama bana bitmiş gibi geliyor nedense.. neyse
8 Aralık 2008 Pazartesi
16 Kasım 2008 Pazar
Ales'e devam
Ales sonrası bi aktivite planlamıştık.
Peki naptık? Üsküdar'a kadar kısa süreli bir motor sefasından sonra, hızda sınır tanımayan belediye otobüsüyle çok seri bir şekilde Beylerbeyi sarayında bulduk kendimizi. Burası Abdülaziz tarafından yazlık amaçlı yaptırılan diğerlerine ziyade daha küçük bir saray. Isıtma sistemi yok, rutubet yerdeki hasır halılarla engelleniyor. Koku yapmasın diye mutfakları da yok, yemekler dışarıda pişirilip getiriliyormuş. Çok güzel tahta işlemelerle kaplı odalar var. 2.Aldülhamit hayatının son 6 senesini bu sarayda göz hapsinde geçirmiş, sarayın bazı odalarını kullanmasına izin veriliyormuş. Sarayın manzarası muhteşem, tabi onların zamanında köprü yokmuş daha bir farklı görünüyordur ama bana bu kadarı da yetti :)
Saray gezisi çıkışında biraz Beylerbeyi içlerine doğru yürüdük, sanki İstanbul'dan ayrı küçük bir sahil kenti gibiydi, sevdim çok...Sonrasında Kanlıca'da aldık soluğu. Yoğurdu meşhur bilmeyen yoktur. Küçük plastik kaplarda oranın özel yoğurdu, pudra şekeri ile beraber servis ediliyor. Dileyen istediği miktarda şekerle karıştırarak tüketiyor yoğurdunu. Fazla açgözlülüğümden midir nedir bilmiyorum ben fazla şekerli tüketmiş olabilirim, bu durum biraz midemi rahatsız etse de, oldu işte, sonunda ben de Kanlıca'da pudra şekerli yoğurt yedim :)
Gene gezelim...
ALES anısı
ales günü de, cep telefonsuzluğuyla, ales trafiğiyle uğraştık.
Ancak benim başıma gelen, sanırım hiç birinizin başına gelmemiştir.
Sınavda Barış'la yanyana denk gelmişiz. Önce Barış'la yanlış sınıfa gittik. Neyse sonra bulduk doğru yeri ve Barış'la benim için asıl macera o zaman başladı. Sınav kağıtları dağıtıldı, sınav başladı. Biraz zaman geçti ve kimlik kontrolü yapılmaya başladı. Ancak Barış ile benim kimlikleri beğenmediler. Fotoğraftakiler biz değil gibiymişiz. Barış'tan başka kimlik istediler, fotoğraf istediler. Neyse ki Barış'ın derdi çok uzun sürmedi. Asıl bela bana bulaştı.
O andan itibaren, sınav görevlisi ve yanındaki kişiler, 2-3 dakikada bir, başka kimlik, başka fotoğraf, vs vs. isteyip durdular. Gelip yüzüme, kimliğe, sınav giriş kağıdına bakıp durdular. Ben değilmişim. Bu esnada sınav devam ediyor ve yüzüme bakmalardan vakit buldukça soruları çözmeye çalışıyorum. Sonra kadın geldi, tutanak tutucaz dedi. Yahu dedim tamam tutun. Sonra geldi bir kimlik daha istedi. O esnada dellendim artık. Çıkarttım cüzdanı, ne kadar kimlik, ne kadar kredi kartı, kağıt parçası vs. ne varsa koydum. Cüzdandan İrem'in fotoğrafı çıktı, al dedim bak bu da kız arkadaşım. Al dedim, al hepsi bunlar. Bunlar da olmuyosa tut tutanağı, bırakayım sınavı gideyim.
Tekrar gitti, biraz daha zaman geçti. Sonra sanırım salon başkanı, geldi, canım dedi, bak dedim bana canım deme. Fotoğraflarla kimlik uyuşmuyo dedi. Yahu dedim, nesi uyuşmuyo, benim işte. Hayır iptal edecekseniz de sınavı edin, gideyim bari dedim, 20 dakikadır sizle uğraşıyorum artık dedim. Ya dedi, sakalın yok fotoğraflarda, bıyık yok, hadi kılları geçtim, sınav giriş kağıdındaki fotoğrafında güzel çenen çok belli oluyo dedi, 'göt çenelisin bariz ortada' demek istiyor, ancak başka hiç bi fotoğrafında çenen böyle değil. Hay dedim çenene. Yeni fotoğrafın yok mu diyo. Yahu olsa ne farkeder, aslı burda işte diyorum, al çene bu çene yani başka çene yok. Neyse tamam bak bu sana ders olsun bir daha yeni fotoğraf taşı yanında, canını sıkma, kusura bakma vaktini de aldık, hadi sinirlenme devam et sınavına dedi.
Allah'tan güler yüzlü bir kadın, aksi birisi olsa, bırakıp sınavı gidicem orda, güzel çenen derken, çenesini iki yandan sıkıp göt çene yapması, güldürdü bir an beni. Sonra keyfim yerine geldi. Ancak göt çenem ve bıyıklar, 20 dakikama mal oldu. Ne bıyıkmış arkadaş, her yerde ses getirmeye başladı vallahi.
Neyse bu hepimize ders olsun, herkes bıyık bırakacak ya yakında, böyle sınavlar falan varsa daha, onlardan sonra bırakın derim ben.
13 Kasım 2008 Perşembe
Halı Saha Turnuvası
Hepinize iyi akşamlar...
10 Kasım 2008 Pazartesi
Türk Delüğanluları

İTÜ'de ve Türk gençliğinde yeni bir akım başlıyor bugün itibariyle.
Bu akımın öncüleri ve ilk temsilcileri olarak, Erdal, Sezer ve ben ön plana çıktık.
Ama yakında herkes görecek ki, bu akım yayılacak, fakültemizden başlamak üzere, İTÜ'ye, oradan tüm üniversite gençliğine yayılacak.
Bu güzellik göz ardı edilemez. Bu güzellik gözden kaçmaz.
Evet, bıyık geri dönüyor!!!
3 Kasım 2008 Pazartesi
an gelir...
yarın hab teo günü. Sonunda vize vakti geldi çattı.
hazır mıyız? bilmiyoruz. Rahat mıyız? Şaşırtıcı ve korkutucu derecede, evet. Müthiş bir huzur hakim. Rahatız, tüm konulara hakim gibi. BA ile AA arasında kalmış gibi rahatız. Bir yandan Yaşar dinliyoruz. Keyif çatıyoruz.
Tüm bunların sebebi, az önce yediğimiz 3 paket çikolatadan kaynaklanıyor olabilir. Bol miktarda mutluluk hormonu salgılamış olabiliriz.
Akşam yemeğimizin sponsoru ise, Sezer idi. Kendisine sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Allah razı olsun, Allah tuttuğunu altın etsin. Karnımız doydu. Üzerine uyuduk. Üzerine muhabbet ettik. Üzerine çikolata yedik. Biraz hab teo baktık. Şimdi üzerine doğru düzgün biraz daha ders çalışıcaz. Ama nedense, sanki bunları tam tersi sırayla yapmış gibi rahatız.
Yarın akşamki halimizi merak ediyoruz asıl şu an. Yine öyle huzurlu olacak mıyız acaba? Bugün girdiğimiz Sİİ (Alper) ve Wireless (Ahmet) vizeleri bize bir huzur da vermiş olabilir. Vizenin insan yemeyen bir şey olduğunu hatırladık belki de.
Belki de her şeyden geçtik. Nirvana'ya erdik. Bir aşmışlık, bir olgunluk, bir mezunluk hakim üstümüze. Mezun olmuş gibiyiz. O kadar rahatız ki... O kadar mutluyuz ki...
Tek sorun, biraz psikolojiler bozuk. Abuk sabuk hareketler, konuşmalar da eksik olmuyor aslında. Ama o da zaten işin tuzu biberi.
Bakalım, hayırlısı.
Herkes ekmeğinde, huzurunda, hab teosunda olsun.
-Teocu Gençlik : Alper & Ahmet.
Dipnot: Ahmet, bloga üçüncü yazısını yazmaktan dolayı çok mutlu. Hepsinde eşlik ettim kendisine. Yüzümüzde güller açıyor.
1 Kasım 2008 Cumartesi
haberleşme teorisi haftası
Birkaç gündür Ahmet'le kendimize sorduğumuz soru bu. Haberleşme Teorisini, hangi akla hizmet ederek aldıysak, vizeye birkaç gün kala şimdi tutuştuğumuz anlardır. Olasılık temelli bölümümüzde, olasılık ile fazla içli dışlı olmadan mezun olacağız derken, bir anda olasılık kuramının içinde kendimizi boğulurken bulduk.
Milyon adet teorem, ıspat, kanıt, tanıt ile uğraşıyoruz. Bunaldık gibi sanki. Kalır mıyız onun hesapları ile uğraşırken, olasılığı anladık gibi. Şöyle ki;
Geçen sene 30 kişilik sınıfta, 7 kişi kalmış. Şu anki sınıfta, abiyane tabirle 'çancı' diye nitelidiğimiz yaklaşık 7 arkadaş var. Sınıf ise 27 kişi. En yakın kareler yaklaşımına göre (bunun adı böyle miydi ya?) 27-14 = 13 kişilik dilime girmemiz gerekiyor. Dersten geçme olasılığımız 13/27. Galiba. Istatiksel beklenen değer DD. Güç spektral yoğunluğumuz, her daim uykulu.
Nolacak halimiz? Bir geçelim, kurban falan keselim en iyisi.
Hayırlı haberleşmeler.
19 Ekim 2008 Pazar
ödev hatırası
Hep böyle olmadı mı bir çoğumuz için? Ödev verilir son geceye kadar bir şey yoktur elde, son gece internette dolaşan çözümler...
Sanırım birinci sınıftaki her hafta verilen fizik ödevlerinden beri bu böyle devam edip gidiyor benim ve belki pek çoğumuz için
İşte bu durumun acı bir sonucu ise gelen çözümlerden bir şey anlamamak ve anlamaya çalışmaktan pes etmiş yorgun gözlerle gelen çözümü kağıda yazmaya başlamaktır...
Ben de ekranda ödevin çözümleriyle, bana ödevin gelmesini sağlayan yüce haberleşme programı windows messenger iletime yazarım: "elimde çözümler... ben anlamaz, bakar bakar, haberleşmedeki ağı takdir eder ve çözümleri geçirir" yazar ve bu anıyı telekom blogumuza kaydederim :)
14 Ekim 2008 Salı
cebit hatırası
Geçtiğimiz cumartesi günü, bir cebit macerası daha yaşadık. Geçen seneden dersini almayan ben, ve geçen seni bu dersi hiç almamış ozan ve ahmet'le, cebit'e gitmeye kalkıştık.
Geçen sene cebit'e gidip, o çileyi çekip pişman olan güruh ise, zaten bu sene hiç kalkışmadı bu işe. Benim aklım nerdeyse artık, kalktım gittim.
Çok uzatmaya bile gerek yok, çoğu kişi tahmin ediyor hikayeyi. Cebit'e gitmeye karar veren 3 genç, oldukça geç bir saatte uyanır. 2 gibi evden çıkarlar. Gitmek istedikleri yere giden otobüsün kalkış yeri hakkında bildikleri ise, "viyadük altı" adresinden ibarettir. Gençler tekrar kalkarlar, taksim'e. Bir şans otobüsü bulurlar, bir şans binerler, bir tanesi totoyu bir yere koyabilir, diğerleri ayakta.
Yol 1 saat 45 dakika sürer. Yani lüleburgaz yolundan 15 dakika kısa. Yaratıcı otobüs şoförü, yolu kalabalık bulduğu için alakasız ara yollardan gidip, cebit'in girişi yerine, gençleri cebit'in arka tarafına bırakır, diğer 100 kişiyle birlikte. O kadar insan, dakikalarca Tüyap'ın etrafından yürüyerek ön kapıya ilerler.
Ancaak, acıkan gençler, bir daha kimsenin yakalayamayacağı bir fırsatı değerlendirirler, beylikdüzü'nde kebap yemek. Öyle herkese nasip olmaz.
Gençler fuara girerler. Dakikalarca elle tutulur hiç bir şey bulamadıktan, mankenler ve kontor dağıtan gsm operatörlerinin arasında boğulduktan, eşantiyon yağmuruna koşan insanların altında ezilmekten kurtulduktan, ve muhtemelen hayatlarında ilk defa mini etekli bir kız gördükleri için bilmem kaç buçuk megapiksel kameralı cep telefonlarıyla manken/hostesleri çeken insan yığınından sıyrıldıktan sonra çareyi dışarda soluklanmakta bulurlar.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, son otobüse kalırlar. Çok fazla detaya gerek yok, akşam trafiğinde 2 saatte taksim'e dönerler.
Gün sonunda elde edilen, 4 saatlik otobüs yolculuğu, sıfır eşantiyon, bol yorgunluk, az pişmanlık, oldukça hayalkırıklığı ve tadında derslerdir.
Arkasından doğruca yatağa gidilir.
Bir daha Cebit'e gitmemek üzere, kontör ya da eşantiyona ihtiyaç olmadıkça.
7 Ekim 2008 Salı
FasıL
Bir salı sabahından daha sizlere seslenmekteyim. Oranlayınca çoğumuzun salı sabahı boş gibi gelmişti bana, o yüzden haftaya pazartesiye vur patlasın çal oynasın şeklinde bir fasıl düzenlemeyi düşünüyordum ki, sanki salı sabahı da dersi olan bi sürü insan varmış gibi geldi. Dolayısıyla gün konusunda önerilerinizi bekliyorum.
Onun dışında ben ısrarla bu sene de fasıl yapalım diyorum çünkü hem geçen sene çok eğlenmiştik hem de artık mezun olucaz bağlarımızı koparmamak için fasıl türü bir organizasyonu gelenekselleştirirsek ileriki senelerde de toplaşabiliriz.
Ve son haber. Tayfun Bulca'nın bana yaptığı haksızlığa bakın ya, temel haberleşme labında beni sevgili grubumdan ayırıp henüz kim olduklarını bilmediğim insanların grubuna eklemiş. Çok mutsuzum, çok çaresizim :(
Bir de yazımı sonlandırmadan bir dedikodu haberi vereyim. Hakanlar eve çıktı ya, haftaya bize bir parti vermeyi düşünüyorlarmış ama daha tam kararlaştırmamışlar, aramızda kalsın, aklınızda olsun ;) (ev hediyesi düşünüüün)
Sağlıcakla...
6 Ekim 2008 Pazartesi
kantin
bir pazartesi daha yavaş yavaş bitiyor.
ahmet'in çalışma, öğrenme, gelişim amacı hevesi arzusuyla yanarak okula geldiği bu pazartesi, kantin muhabbetleri, azıcık object orient takılma ve arkasından okulda aç kurtlar gibi yemek yiyebilecek mekan aramakla geçti.
peki ya arkasından? derse gittik. ben de gittim. hem de almadığım derse girdim. wireless communication. bir insanın ses tonu ne kadar özel olabilir, bir kez daha yaşadım, hep beraber yaşadık. ya sonra, ilk arada çıktık, gerçi sanırım hem ilk hem son araydı.
şu hasta halimle, arkadaşlarımdan beni medikoya götürmelerini istedim tüm gün. bir zahmet edip, kıymetli kıçlarını kaldırıp beni iki adım ötedeki medikoya götürmediler. ne öğrenci belgesi alabildik, ne ales'i sorduk ne de başka bir şeyi yapabildik. yine hiç bir işimizi halledemeden bitirdik günü.
tek becerebildiğimiz şey, perşembe günü staj yaptığımız şirketlere yapacağımız ziyaret planıydı. o da mecburiyetten zaten, staj defterlerini imzalatmak için.
şu an yine kantindeyiz. her ne kadar birinci sınıflar, burayı bir 'maksimum ses deneyi labı'na çevirip, insan kulağının ve sabrının dayanabileceği maksimum ses gücünü test ettikleri bir mekana dönüşmüş olsa da, yine de pes etmedik, nerdeyse tüm gün burda oturduk.
beni medikoya götürmedikleri gibi, tam ayazda eşyaların başında bıraktılar gittiler. kalkıp gidemiyorum, bilgisayar var, çantalar var. tek başımayım. rüzgar esiyo, hastayım, daha kötü olucam. işte bu kadar vefalı bu telekom insanı.
yahu insan bir ilaç verir, bir yara merhem olur be hayırsızlar...